Bu yazıyı çok önceden yazmak istiyordum, ancak fırsat bulamamıştım; Teşekkür Ederim Sayın Recep Tayyip Erdoğan…
Başbakanımıza teşekkür etme sebebim, kendisinin Mısır’da bir televizyon kanalında yaptığı konuşmada, Mısır’ın da Türkiye gibi laik bir devlet olması gerektiğini söylemesidir. Haberin detayını Hürriyet‘te okuyabilirsiniz.
Laikliğin tanımını başbakanımız haberin detayında göreceğiniz gibi yapmış, hepimiz de ne olduğunu zaten biliyoruz, tanımdan işe girmeye gerek yok. Ancak, yazacaklarımı temellendirmek adına kısaca laik devlet için “tüm dinlere eşit uzaklıktaki devlet” dersem yanlış demiş olmam diye düşünüyorum.
Şimdi, “tüm dinlere eşit uzaklıktaki devlet” tanımı içerisinde açıklık getirilmesi gereken 2 nokta var; birincisi bu “tüm dinler”‘in hangileri olduğu, ikincisi ise “eşit uzaklıkta” nasıl durulacağı.
Din insanın kendisine yakışana inanmasıdır
Dolayısıyla hiç kimse “dünya üzerindeki dinler bellidir, diğerleri terelellidir” diye bir sınırlama getiremez. Din denilen öğe, kendi içerisinde mantıksal bir yapıdan ziyade inancı barındırdığından, inanç da tamamiyle subjektif bir olgu olduğundan, bir dine inanan da olur, inanmayan da olur, kendini dinini oluşturan ve ona inanan olabileceği gibi dinsizler de olabilir. Bir dini “din” yapan şey onun takipçi sayısı olmasa gerek. Dolayısıyla, bir devlet “tüm dinlere” eşit mesafede dururken İslam’a, Hristiyanlık’a eşit mesafede durduğu kadar “The Church of the Flying Spaghetti Monster - Uçan Spagetti Canavarı Kilisesi” dinine de eşit mesafede durmalıdır. Bu noktada dünya üzerinde sınırsız adet din olabileceğini varsayımıyla ilerlememiz gerekir.
O halde gelelim ikinci nokta olan “eşit uzaklık” sendromuna. Birden fazla kişiye ya da düşünceye eşit uzaklıkta olmak demek, o düşünce sahiplerine ya da kişilere eşit hak ve özgürlükler tanımak demektir. İki kardeşten sürekli birine hediye alınıp, diğerine alınmıyorsa “İkinizi de eşit seviyoruz evladım” demenin bir espirisi yoktur, kuru gürültüden ibarettir. Bu sebeptendir ki imkan varsa kardeşlerin her ikisi de özel okula gitmelidirler, imkan yoksa ikisi de gitmemelidirler. Biri bir imkandan faydalanıp diğeri faydalanamazsa er ya da geç bir zaman bu durum, problem olarak baş gösterecektir.
Tüm dinlere eşit uzaklıkta durmanın formülünde de tüm dinlere eşit haklar tanımak yatmaktadır. Peki bunu yapmak mümkün müdür? Mümkün olmadığı aslında çok açık, ama konuşalım.
“Nasıl mümkün olabilir” diye incelemeye başlarsak bir kere elimize tüm dinlerin, takipçilerinden beklentilerini ortaya koymamız gerekir ki, mevcut dinlerin toplam sayılarını dahi bilmezken, ileride çıkabilecek dinleri düşünmek de üzerine geldiğinde, böyle bir beklenti listesi yapmanın imkansız olduğu açıkça ortadadır.
Hadi diyelim ki dünya üzerindeki tüm dinleri konsolide ettik ve bir gereklilik listesi çıkarttık. İslamiyet için Cuma günü ibadet, ramazan ve kurban bayramları, Hristiyanlık için pazar ayinleri vs şeklinde bir liste yapmış olsak dahi, önümüzde çıkan tabloda toplum halinde birarada yaşayıp iş yapmanın mümkün olmayacağı görülecektir. En basitinden İslamiyet’te Ramazan ve Kurban bayramları varken Hristiyanlık’ya Noel var. Başka bir dinde de başka tatiller olacaktır. Önceki teorimden yola çıkarsak, biri de bir gün çıkar ve der ki “Ben de kendime bir din buldum. Bu din güneş gözükürken ibadet gerektiriyor, benim için her gün tatil”. Bu şekliyle, devlet tüm dinlere yakın olayım derken her gün birilerinin resmi tatili olabilir. Bunun yanında operasyonel olarak da bu tatilleri yönetmek zordur. Herkesin dinine göre hak ve özgürlüklerinin tanımlanıyor olması bazı dinleri rant kapısı haline getirebilirken, dinsizler içinse herhangi bir hak tanımının olmaması gibi sakıncalar doğurabilir. Dolayısıyla, devlet tüm dinlere eşit haklar tanımaya çalışırsa pratikte bu mümkün olmayacağından, herhangi bir dinle alakalı bir yargı, hak ve özgürlük tanıma gibi bir noktaya da gelmemelidir. İşte burası tam bir paradoks yaratır…
Paradoksu yaratan durum tüm dinlere eşit hak ve özgürlükler tanınamamasından kaynaklı olarak hiç bir dine herhangi bir hak ve özgürlük tanınmaması gerektiğinden, insanların dinlerini özgürce yaşayamayacak olmalarıdır. Devlet din işlerine karışmazsa bir kişi dinini neden özgür yaşayamaz, düşündünüz mü hiç?
İslamiyet’i tam olarak değil, kendince yaşamaya çalışan bir insan olarak, en iyi bildiğim dinden bir örnek vereyim. İslam dininde şahitlik gerektiren bir durum oluştuğunda, bir erkeğin şahitliği, iki kadının şahitliğine eşitlenmiş durumdadır. Bu safsata değildir, Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinin 282. ayetinde şöyle geçmektedir:
…(Bu işleme) şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun…
Şimdi ben İslamiyet’e tamamiyle inanıyor olsam, kutsal kitabımdaki bu kuralı uygulamak zorunda kalırım. Komşumla davalık olsam, ben iki erkek şahit getirsem, o bir erkek bir kadın şahit getirse, hakime “Benim dinime göre bu yeterli değil, tek kadının şahitliği kabul olmuyor bu durumda, bir kadın daha şahit olmalıdır, yoksa bu dava düşer” şeklinde konuşsam, suçlu muyum? Dinim böyle söylemiş, ben de dinimi özgürce yaşamak istiyorum, bunda günahım ne? E diğer taraftan ya medeni kanun? Medeni kanun da kadın erkek eşitliğinden bahsediyor? O ne olacak? Orta noktayı nerede bulacağız?
Diyelim ki medeni kanunu İslamiyet’e göre değiştirdik ve şahitlik noktasında kadın erkek eşitliğini ortadan kaldırdık. Peki diğer dinler ne olacak? Onlarda böyle bir koşul olmayabilir? Onlarda kadın erkek eşittir belki de ( ki öyle ). O zaman ne olacak?
Hadi medeni kanunu tekrar değiştirelim ve diyelim ki “Müslümanlar için bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine eşittir, Hristiyanlık için şöyledir, Museviler için şöyledir” vs diye sayfalarca, her din tanımı için tanım yaptık. Peki ya bir Müslüman ile bir Hristiyan bir davada karşı karşıya gelirse ne olacak? Çık bakalım işin içinden…
İşte paradoks dediğim nokta budur. Dolayısıyla kimse kalkıp “Türkiye laik bir devlettir” ya da “Türkiye laik bir devlet değildir”, “Laik olmalıdır”, “Laik olmamalıdır” demesin, çünkü Türkiye özeliyle bunun bir alakası yoktur; dünyada laiklik kavramına uygun bir devlet bulmak, yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı imkansızdır.
Peki özele inecek olursak, zaten dini bayramları resmi tatil yapan bir devletin laik olmasından bahsedemeyiz. Türkiye’de İslam bayramları resmi tatildir. Bunun yanında, İslam bayramlarında köprü ve otoyol geçişleri ile devlete ait toplu taşıma araçları ücretsiz hizmet vermektedir. Ancak ben Noel’de köprüden ücretsiz geçtiğimi hatırlamıyorum. Bunlar pratikte bariz laikliğe uygun olmadığını gördüğüm noktalar. Bir diğer noktası ise çokça tartışılan Diyanet İşleri Başkanlığı…
Sizden rica ediyorum, lütfen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Temel İlkeler ve Hedefler” sayfasını bir okuyun. Çarpıcı olan paragraf şudur:
…
Toplumu din konusunda aydınlatırken dinin iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnete dayalı sağlam bilgiyi esas almak, Müslümanların 14 asırlık dinî tecrübesini göz önünde bulundurmak, modern hayatı ve insanlığın ortak birikimini de göz ardı etmemek.
…
Yukarıda yazılana göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din dediği şey “…Kur’an ve Sünnete dayalı…”‘dır. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din dediği şey İslamiyet’tir. Var mı burada bir yanlış anlaşma? Bence pek yok gibi. Peki, bu paragrafın bir üstündeki paragrafta ne diyor:
…din konusunda toplumu ydınlatmak…
Gerçi “aydınlatmak” sözcüğünün başındaki “a” harfini atlamışlar ama böyle yazıyor. Peki bu cümleyi çözümleyecek olursak, din İslamiyet ise Diyanet İşleri Başkanlığı İslamiyet konusunda toplumu aydınlatmakla sorumlu demek ki. Peki bu kapalı manada bir misyonerlik içermiyor mu?
Türkiye Cumhuriyeti devletinde bir kurum var ve bu kurum İslamiyet’i yaymaktan sorumlu o halde. E bu durumda Türkiye Cumhuriyeti laik olabilir mi? Ya da en baştaki konumumuza geri dönersek, tüm dinlere eşit midir? Türkiye Cumhuriyeti diğer dinlerde de toplumu aydınlatacak başka birimlere sahip olmadığına böre bu soruların cevapları aşikardır.
Peki dünyaya genelleyelim. Dünyada, bu adı geçen laiklik kavramına uygun bir işleyiş var mı? Mesela Amerika Birleşik Devletleri’ni ele alalım. ABD Doları’nın üzerinde ne yazar?: “In God We Trust” – “İnandığım Tanrı’nın Adıyla” ya da “İnandığım Tanrı İçin” diyebiliriz. E oldu mu bu laiklik? Ateistler Amerikan Doları kullanamayacaklar mı o zaman? Başka para birimimi mi var onlar için?
O halde geldiğimiz nokta aslında şudur; ya laiklik tanımında bir sıkıntı var, ya da laiklik uygulanabilitesi çok yüksek bir kavram değil.
Tüm bu yazıda söylemeye çalışığım şey aslında İslamiyet, laiklik ve Türkiye üçgeninin çok uzağında ve apayrı birşey. Tüm dinleri ve devletleri kapsayarak, din ve devlet işlerinin birbirinden çok uzak olamayacağını, ama yakın olduklarında da problemler oluştuğunu, laikliğin bir paradoks olduğunu ifade etmeye çalışıyorum. Peki bu paradoks bizim ne işimize yarar?
Paradokslar çözümsüzlükten başka bir işe yaramazlar; ama birşeyin paradoks olduğunu bilmek bizim işimize yarar
Bir paradoksun %100 doğru ya da herkesi memnun edecek bir çözümünün olmadığını bilmek çözüm için uğraşmanın gereksiz olduğunu gösterir. Dolayısıyla ne “Türkiye laik bir devlettir” diyene, ne de “Türkiye laik bir devlet değildir” diyene itibar etmeli, çünkü ikisi de aslında ne demek istediğini bilmiyor
O yüzden laiklik tartışmaları bence gereksiz tartışmalardır. Önce laikliğin teoride değil, pratikte nasıl sağlanacağı konuşulmalı, ardından varılan noktanın kabul edilebilir olup olmayacağı düşünülmelidir.
Bu yazımla da tek bir kesimi tamamiyle mutlu edememiş olmakla beraber, hiçbir kesimi de kırmadığımdan eminim
Ortasını bulmak böyle birşey işte. Gerginlikler azalır, ama hiç bir taraf da tatmin olmaz aslında. İşte paradokslara objektif yaklaşmanın sonuçları…




